19 Eylül 2011 Pazartesi

"A Bronx Tale"

Mafya filmi demenin yeterli olmayacağı bir film "A Bronx Tale". Adına yaraşır şekilde izleyene, bir hikayeyi dinlerken o hikayenin içerisine çocuk aklıyla giriyormuş gibi hissettiriyor. Senaryo, oyunculuk ve güzel görüntülerin bu konuda payı büyük, ancak sahnelerle uyumu "cuk diye oturma" seviyesinde olan müzikleri de unutmamak gerekiyor. Müziklerin bu uyumuna en iyi örnekler ise bar kavgası sahnesi ve finalin hemen öncesinde yer alan sahne...



Beatles - Come Together
Harvey & The Moonglows - Ten Commandments of Love




Jimi Hendrix - All Along The Watchtower
James Brown - It's A Man's Man's Man's World
Donald Byrd - Cristo Retendor

23 Ağustos 2011 Salı

Bu Sahne Başkadır

Dayatılan telaşa direnen loş ışıklı vapur,
Dayatılan sisteme direnen yorgun kızıl,
Dayatılan varış şekline direnen üç bisikletli,
Şekilcilikten uzak samimi bir çiçek dirilticisi,
İzole sanata direnenler,
Ve onları dinleyen,
Yarını "sonsuzluk ve bir gün" kadar olanlar...


19 Haziran 2011 Pazar

Yalnızlığın Halleri

Belliydi böyle olacağı daha en baştan.

Bizim elebaşımız olurdu çocukken, kız başına. Hayatın zorluklarından bihaber çocuklardık, o hayatı öğretirdi adeta. Maceralara atlamasını biz de bilirdik, en basitinden kapı zillerine basar kaçardık. Ama o bir fikir attı mı ortaya, tüm bu macera sandıklarımız küçülürdü gözümüzde. Öyle ki, av bellediğimiz bir mahalle sakinine taş yağdırmıştık bir keresinde, ta ki o bizi kovalayana kadar.

Sonra sonra onu göremez olduk. Genç yaşta eşini kaybetmişti annesi, kızının bu hallerine de katlanacak hali yoktu besbelli, dışarı çıkmasına izin vermiyordu, emindik. Kız bazen durduk yere küfür sallardı, hem de en bilinmeyenlerinden. Ama o, küfrü yalnızlığına sallardı, bunu bilirdik. Zaten bizi yalnızlığının üstüne salardı, macera diye gülüp geçtiğimiz çocukluk hallerimiz onun kalabalığıydı, sığınağıydı.

Onu göremezliklerimiz uzadıkça uzadı, yıllar geçti gitti. Onlar da bizim mahallede geçiciydi. Nereye gittiler, kalıcı oldular mı ya da kendilerini bir yere ait hissettiler mi hiç bilemedik. Hep birlikte yaptıklarımızı anardık ara ara. Bir de o taş yağdırdığımız adamı görüp, içimizi korku kapladığında gelirdi aklımıza.

"Belliydi" dedim ekranda onu görünce. Adını söylememişti spiker daha, ben onu tanıdığımda. Çocuk suratı vardı aklımda sadece, ama ben onu nasıl olduysa tanımıştım. Önce bir süre hafızamın kuvvetine övgüler yağdırdım, sonra ekrana boş boş baktım. Çünkü çocukluğumuzun en haşarı maceralarında elebaşımız olan bu kız, şimdi birisine taş yerine kurşun yağdırmıştı. Sevgilisi dedi spiker kurşun yağdırdığı adam için. "Yalnızlığınla olan kavgan bitmedi mi hala?" dedim bende içimden, yalnız başıma konforlu evimde otururken...

bir zamanlar bunu kayda geçtiğim link; http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/38840/yalnizligin-halleri

19 Şubat 2011 Cumartesi

"Bir Yanlışlık Olmuş.Biz 28 Şubat'ın Hesabını Soracaktık,12 Eylül Diye Anlaşılmış"(!)

Darbe mağduru!
Dün TBMM Milli Savunma Komisyonu’nda görüşülerek kabul edilen tasarının tam adı; Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı.
Gerekçesinde belirtilen amacı: YAŞ kararlarıyla TSK’dan uzaklaştırılanların yoksun bırakıldıkları haklarının geri verilmesi.
Tasarı Genel Kurul’dan da geçerse 900 dolayında subay ve astsubay isterlerse TSK’ya yeniden dönebilecek. İstemezler ya da durumları uygun değilse mahrum kaldıkları hakları kendilerine ödenecek.
Bu özetten sonra geliyoruz komisyon üyesi CHP Edirne Milletvekili Rasim Çakır’ın söylediklerine.
“Tasarı sadece Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararıyla TSK’dan atılanları kapsıyor. Bunlar da bilindiği gibi 28 Şubat 1997 sürecinde, büyük çoğunluğu irticai faaliyet gerekçesiyle ordudan atılan subay ve astsubaylar. Oysa bir de ikili ve üçlü kararname ile... Yani, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde darbeciler tarafından ordudan atılan subay ve astsubaylar var. Dolayısıyla hak, adalet, eşitlik vs. adına onları da kapsaması gerekirdi. İşte bu nedenle ben ve bir grup CHP’li arkadaşım, ikili ve üçlü kararnamelerle atılanları da kapsam içine alan bir önerge verdik. Ancak ne yazık ki önergemiz AKP’lilerin oylarıyla reddedildi.
İktidar partisi 12 Eylül’deki anayasa referandumunda “Evet deyin ki 12 Eylülcülerden hesap soralım”, diyorlardı. Şimdi bırakın hesap sormayı, 12 Eylülcülerin mağdur ettiği insanların mağduriyetlerini gidermeye bile yanaşmıyorlar. “Yetmez ama evet”çiler kendilerini ve halkı aldattıklarını nihayet anlamışlar mıdır?

(Melih Aşık - Milliyet)

31 Ocak 2011 Pazartesi

Yine İzmir...


Yine mayışacak Karşıyaka kedileri, güneşin en yakıcı anlarında. Varacak İzmir’li bir vapur, Alsancak İskele’ye. Konuşacak bir efkarlı, gecenin varlığına sığınak dert ortağı Çarşı’yla. Bakacak küçük bir çocuk şaşkınlıkla, arabaların arasında gidip gelen, her tıkırtısıyla “önce biz vardık” diyen, tarih kokan faytonlara.

Yine yaşlılarla dolacak, Bostanlı’dan geçen otobüsler, Çarşamba günleri. Geçmişin ruhu gezinecek, Kıbrıs Şehitleri’ni kesen her sokakta. Bugünün durmak bilmezliğine karışacak, Kordon’da soluklanacak. Vakit sıkışacak insanların arasına, Kemeraltı boyunca. Vaktin bekçisi nöbet tutacak, Konak Meydan’da. Dostlar yürüyecek Moreno Sokağı’nda, çıkmaya başlayacak sokağın çıkmazında Tarihi Asansöre, İzmir’i seyre dalmaya. Yine martılar olacak, uçurtmaları vapurların, rüzgarla dansları durmayacak. Kıvrım kıvrım Göztepe sahili, uzanacak İnciraltı’na. Şehrin cennet bahçesi, sahiline vuran dalgalardan bıkmayacak.


Yine Küçük Park, büyük görünecek kalabalığa, kalabalığıyla var olacak. Kampüsün çimleri, bahar gelince yorulacak. 525 yıkılmaz, ayakta duracak.

Yine Karşıyaka,Karşıyaka’yı
Yine Alsancak,İzmir’i
Ve Karataş,İstanbul’u hatırlatacak.
Bu sefer yaşanmayacak,
Hatırlanacak.

20 Ocak 2011 Perşembe

Bir Şiir ve Onun Takipçisi Bir Şarkı

Fikret Kızılok - Anadoluyum

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar
Çektiğim çileler
Anadoluyum
Tanır mısın?


Allı turnam haber etmiş
Bizim köyde ölen varmış
Mezarın kendi kazmış
Anadoluyum
Tanır mısın?

Gayrı anam kulun olmuş
Dağlarında fidan vermiş
Gah ağlar gah gülermiş
Anadoluyum
Tanır mısın?

Ala şafakta pusuyum
Asi dağlar delisiyim
Ve yürekler dolusuyum
Anadoluyum
Döner misin?



Ahmed Arif - Anadolu

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?


Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

15 Ocak 2011 Cumartesi

ErcüMen'ler etrafı sarmışken...

Başlıkta kısaltarak adını yazmış olduğum Ercüment Menemen, bu durumun tamamıyla zıttı olacak şekilde don lastiği gibi uzatarak, devrik cümleden öteye geçerek başka bir boyutta, hiç bir vicdani kaygı duymadan ve bu kaygısızlığının verdiği güçle iktidara yolladığı öpücükler eşliğinde yazılar yazan bir tip. Bir Can Barslan ürünü olan bu mizahi tip benzeri birçokları şimdi etrafı, her "tarafı" sarmış durumda. Böyle bir atmosferde kapak niyetine okunan ve Behiç Pek ürünü olan "Aksaray Paşaoğlu yazıları"da pek güzeldir ancak Leman 1000.sayıda yeniden sevenleriyle buluşan ErcüMen'in halinin bir başka olduğu rahatça anlaşılmakta.

Ercü Bey'in Limon döneminden yazıları için buyurun buradan yakın; http://www.canbarslan.com.tr/index.php?option=com_content&view=category&id=36:ercumentmenemen&Itemid=73&layout=default



''bazen ben bir tane bayanı tavlarken bir de bakarım ki meğer iki adet tavlarım efendim'' (Ercüment Menemen)

14 Ocak 2011 Cuma

Leman 1000. Sayı


Şimdi arar dururum eski sayılarını, 80'lerin sonu ve 90'lar boyunca ne demiş bu adamlar diye merak ettiğimden. Bu merakın yanında aynı derecede güçlü bir başka duygu da, sararmaya yüz tutmuş ve "eski" kokan kağıtların hışırtısı eşliğinde sayfaları değiştirme isteği sanırım.

Bir başka merak ve istekle sorup durdum 1000. sayıyı bayilerden birkaç gündür. En sonunda bu sabah sınava giderken karşılaştım. Büfe sahibi, kuşe kağıda basılı ve hep ayrı bir köşede dizili duran "lüküs" dergilerin arasına katmış onu, ama fiyatı yine hepsinden ucuz. İçeriği desen hepsine on basar, falan filan diye düşünürken, dergi elimde yürüye yürüye metroya gelmişim...

13 Ocak 2011 Perşembe

Ninni tadında...
Kapalı gözlerden sebep,
Göz kapaklarını okşayan imbat misali,
Marta Gomez'in güzide eseri,
La Ronda...

Kömür Kokusu

Aldığı derin nefes belli ediyor, aydınlığına bakıp “kendine Müslüman” denebilecek cılız ışıklı sokak lambalarının ardına saklanmış kömür kokusunu ciğerlerine çekmek istediğini. Yürüyor başı öne eğik, beresi elinde. Ankara’nın ayazına da aldırmıyor besbelli, belki de kömür kokusu saçlarını okşasın istiyor. Her yeni nefeste aradığına daha çok yaklaşıyor gibi, bakışları biraz daha özgürleşiyor. Ayazın tek tipleştirdiği suratlara inat hafifçe gülümsüyor. Ayağındaki botun haşmetli tabanı, sert bir adımla durduğu an, inmekte olduğu yokuşta yankılanan bir ses çıkarıyor. Kim bilir belki bu sesle birlikte, deminden beri adım adım ona yaklaşmakta olan kömür kokusunun kaçacağını düşündüğü için ayağındaki botu dövercesine, sert bir şekilde ayağını yere vuruyor. Sonra bir daha, bir daha. Bu düşünce onu sardıkça ne yapacağını şaşırıyor, kızgınlığının daha da artmasına sebep vuruşlara devam ediyor. Girdiği bir kısır döngü; dursa, kömür kokusunun yeniden lambalar ardına sinmesine sebep botu cezasız kalacak, devam ettikçe de o kokudan daha çok uzaklaşacak. Ayrılığın başlangıcı sayılan yolculuklar öncesi birbirine uzun uzun bakan ve hareket saatiyle birlikte birbirinden gittikçe uzaklaşmaya başlayan gözü yaşlı iki sevgili gibi şimdi, o ve kömür kokusu.

Bilmem kaç vuruş sonra duruyor, derin nefesler yerini hızlananlara bırakmış. Ayazdan sebep tek tip suratlara inat gülümsemeye başlayan yüzü, kömür kokusuyla buluşmaktan vazgeçip daha çok havayı ciğerlerine yollama derdine düşen ve bunun sorumluluğunu acı içinde açılı duran ağza yüklemiş bir yüze dönüşmüş. Saçını okşayabilecek bir beklenen olmadığına göre neden beresi daha fazla dursun elinde? Şimdi takıyor onu kafasına. Paltosunun cebine sokuyor elini ve artık sadece uzaklaşıp kaybolan sevgilinin hayaliyle avunabilecek olan bir adamın hiç düşünmeden yaptığı gibi, çıkarıyor sigara paketini. Yeniden atılmaya başlanan adımlar geliyor peşi sıra.

Sigarasından aldığı bir derin nefes belli ediyor, kendi yarattığı yalnızlıklarda kaybolup gidişine içinden bir ağız dolusu küfür ettiğini. Kendine ait payı, her nefes verişte duman olarak alan soğuk hava eli boş dönüyor bu sefer, içe çekilen derin nefesle beraber rakı tadında beyazlaşan sigara dumanını adam ona doğru üfleyince…